3 Şubat 2013 Pazar

Eskrim yapan pis ergen

Hayatımda en nefret ettiğim şey kendini büyümüş zanneden 13 14 yaşındaki o küçük bebelerin mutfağa gelip '' İçeri götürülecek bir şey vaar mııı? '' sorusu. Bundan daha itici, daha kötü bir şey daha yok. Abi bırak ben yapayım yaa. Ergenliğimin baharında daha 17 yaşındayım bırakın da ben de babamın gözüne gireyim, misafirler ne hamarat kız edasıyla bana baksınlar niye bana bunu yapıp kısmetimi kapatmaya çalışıyorsunuz bir türlü anlamış değilim. Daha size çoook var demek isterdim ama aramızdaki yaş farkının küçüklüğüne hürmeten bu lafı etmiyorum.
Lan bide bacak kadar boyunuz, daha oturmamış karakteriniz, o salak yüz ifadeniz ve ergenlik sebebiyle uzayan o küçük bacak ve kollarınızı koyacak yer bulamayışınızla çok tatlısınız. Bırakın da sizi o cici halinizle sevelim. Niye böyle garip hareketler yapıyorsunuuzz!!
O yeni yeni çocukluk evresini atlatmış halinizle bana '' Dur da ben yapayım. '' lafları etmeyin. Bırakın yapayım! Bok mu var sanki iki tabağı taşısam noluur? İşin garip tarafı benim evim. Ne diye gelin güvey oluyon otur oturduğun yerde misafirliğini bil. Bide sinirlenip ağzının ortasına iki tane çakınca '' Beni dövdüüüü. '' olur adı. Misafir umduğunu değil bulduğunu yer lafını edeceğim ama bu muşmula suratlı yeni ergenler ne yazık ki kendinin misafir olduğunu bile anlayamıyor.
Şuan içeride hormonları üst seviyede olan benim boylarımda 12 yaşında bir ergen var. Ağzını burnunu kırasım var ama korkuyorum eskrim yapıyor. Allah muhafaza mutfakta bıçak bulsa üstüme çullanır yeminle. Neyse...

2 Şubat 2013 Cumartesi


En çekilmez halimdir kırgın, kızgın, ağlamaklı halim. Zaten iki lafından biri 'Beni bırakma' olan birinden ne beklersiniz ki?

Öylesine tuhaf bir beynim var ki bazen ben bile şaşırıyorum. Bir insan nasıl olur da bir sınavdan 100 alıp 5 dakika sonra 10 puan alamayacak kadar umursamaz olabilir? Gerçi buda ayrılıklarda hiç üzülmememi sağlayan o müthiş özelliğim. Ilk 1 haftadır gideri. Sonrasında benim için hiç olma süreci başlar. Unutmaya inanmam insan hayatında. Hepimiz sadece alışıyoruz. Ama ben öyle bir alışıyorum ki o insan hiç yokmuş gibi...

Sahi herkesten başka yaşıyorum o ilk haftayı. Günlerim hep ağlayarak geçiyor ya da dalgın, durgun,aptal bir kız oluyorum. Uykularım asla kaçmıyor ama rüyalarım hep keşke uyuyamasam diyeceğim nitelikte.

Kabul ediyorum ilgi,sevgi konusunda aşırı dozu bile aşıp hala büyük bir açlıkla yaklaşıyorum insanlara.

Biliyorum aptalın tekiyim; ama bende bi şekilde yaşamak zorundayım...

14 Kasım 2012 Çarşamba

Olaylar gerçekten insanın isteklerini çok etkiliyormuş. Şimdi bu nereden çıktı sorusu oluştu tabii. Ne yazık ki gribin, nezlenin ve diğer bir çok hastalığı bünyesinde kardeş kardeş barındıran bir insan haline geldim bu hafta. Burnum adeta kapanmak bilmeyen bir musluk. Annem, kendimi bildim bileli ''Benim burnum akmıyor bari bunların aksaydı.'' diye her fırsatta söyler. 40 defa söylemeyi başarmış olacak ki ben bu haldeyim. Domates gibi kızarmış bir burnum var şimdi. Sümüklü kız diye adımın çıkmasına cidden ramak kaldı. 1 gün içerisinde tam 15 tane hap yutuyorum. Ölmek üzereyim ve beni kimse anlamıyor. :( Sınavlarım bok gibi geçiyor. Depresyondayııııııım.


Not : Bu yazıyı sadece yazmak için yazdım belli olduğu üzere...

16 Ekim 2012 Salı











Yağmur sonrası karanlıkta bir şehir
İçinde ben. 
Şarkılar çalıyor taksilerin teyibinden 
Giderken sen... 
Tüyleri ıslak kuşlar su içiyorlar çeşmelerden 
Kimsenin umrunda değiliz, 
Ne aşk 
Ne ben. 
Bir şey olmamış,bir yerinden vurulmamış gibidir şehir. 
Her gidiş niye birbirine benzer. 
Arabaların camlarını siler tinerci çocuklar 
Bir sigara parasına ömrümü anlatırım 
Belki onlar dinler 
Çekip gidişin hangi şarkıya benzer 
Bulup çıkarırız karanlıkta bir şehrin içinden 
Çocuklarla beraber 
Neden kimsenin umrunda değiliz 
Neden 
Ne aşk 
Ne ben 
Islık çalmayı bilseydim 
Birazda kahretmeyi 
Hayır aç değilim diyebilmeyi 
Canım istemiyorlarla çekip gitmeyi 
Denizi seyretmeyi kıyıdan 
Martılardan dilek tutmayı becerebilseydim 
Belki kolay olurdu sensizlik 
Belki benide alırdı koynuna hasretin derin boşluğu. 
Yapabilseydim,kapıyı ardından ben kapayabilseydim 
Camlara vurabilseydim öfkesini sensizliğin 
Kırıp dökebilseydim senin gibi 
Birde ayrılığı sevseydim olurdu sanki. 
Şu senin gidişin biraz üzmeliydi yağmur 
sonrası bu şehri 
Elimi tutmalıydı beyoğlu 
Koluma girmeliydi üsküdar 
Geçer demeliydi bakinin kahvesi 
Sinema afişleri gönlümü almalıydı 
Göz kırpmalıydı fatihin ana caddesi 
En azından kadıköy biraz ağlamalıydı 
Olur demeliydi galata 
Samatya yanımda yürümeliydi tren raylarıyla 
Saçlarımı okşamalıydı kasımpaşa 
Aşk böyledir demeliydi bakırköy mesela 
Yüzüme rüzgarını sürmeliydi eyüp sultan 
Eminönü oturmaya gelmeliydi bütün kuşlarıyla
Tophane demli bir çay söylemeliydi en kırılgan anımda. 
Yağmur sonrası bu şehri kolkola 
geçmeliydim bütün arkadaşlarla 
Bir şiir yazabilmek için kocaman yalnızlığa 
Bunun için isterdim bu şehri yanımda 
Yağmur sonrası karanlıkta bir şehir 
İçinde ben 
Şarkılar çalıyor taksilerin teyibinden 
Giderken sen...







5 Eylül 2012 Çarşamba

Diş doktoru :(

2 gün önce diş doktoruna gitme kararı aldım. ( Sanırım kaşınıyorum biraz. Ağrısız sızısız doktora gittim. ) Sabah oldukça asabiydim. Diş taşlarımı temizleyecek doktor diye internette bulduğum bütün yazıları okudum. Diş doktorlarından daha çok şey öğrendiğime eminim. Doktora gidiyoruz ama yolda resmen kıvranıyorum. Bi karın ağrım var ki ölüyorum sanki. Annemde tabii her zamanki gibi kadının tekine geçmiş olsun dedi. Kadın çöreklendi başımıza. Bunlar çok kaba dedi. Ben zannediyorum ki hastanedeki doktorlardan bahsediyor. Aldı beni bir korku. 17 yıllık ömrü hayatımda ilk defa devlet hastanesinde bir doktora ağzımı açacağım. :D Anne kalk gidelim bak benim param var Arzu halleder nolcak diyorum. Annem saçmalamasana. Kadın doktorlardan değil dişlerinden bahsetti. Kaplama yaptırmış alışamamış daha ondan dedi. Ben yemiyorum doğal olarak. En sonunda bizim doktoru gösterdi doktor çok iyi de biz canımızın kıymetini bilmediğimizden bi ağrısı olduğu zaman geliyoruz e o zaman da çok canımız yanıyor dedi. Sonunda rahatladım. Sol tarafta da iki çocuk. Ordan beni kesiyorlar. Ben hastaneden çıkınca ağzım yüzüm yamuk yumuk olur diye yataktan kalktığım gibi gittim ama dünya üzerinde o halimle bana bakacak aptallar da varmış işte. Neyse. Bide onlara sinir oluyorum. Doktor adımı ve soyadımı söyledi. Çocuklar tabii anında adımı akıllarına kaydettiler. Annemle kalktık gittik. Kadın hemen koltuğa aldı beni. Dudağımı 2 metre aşağıya saldım anneme bakıyorum. Hemen bastı karı iğneyi. Tek iğneyle tüm ağzımı elden geçirdi pislik. Diş taşlarımı temizledi ohh bitti derken karı başladı sağ alt dişlerimden birini didiklemeye. Bak ya dilini kesicem ya dudağını hareket etme diyor ama ben nasıl durayım yerimde. Ölüyorum sandım. Ben nerden bileyim çürüğü temizlediğini. Kendi kendime başladım salak karı diş bırakmadı yeminle diş taşı, diş taşı derken dişten olduk iyi mi, aptal kız, aptaaal diyorum. Neyse en sonunda benimki bitti. Annemde takıldı biraz. :D Sonra gidiyoruz ama ben bi sinirliyim kadına. O da bana sinirli tabii. Dolguyu yaparken acıma rağmen ben bi daha devlet hastanesine gelmem cidden gelmem bu ne böyle ya dedim. Kadında ağzımın içine apartman dikti mübarek. Belli etti sinirini. Çıktık dışarı. Annem dur azıcık oturalım diyor ama ben bi hışım çıktım hastaneden. Annem durakta ben aldım telefonunu babamı aradım. Hiç nasılsın falan diyemeyeceğim bok gibi yaptı pislik karı. Özele gitseydik 1 diş için 50 tane iğne vururlardı. Tek seferde 3 dolgu yaptı kadın. Açlıktan ağzım koksa gelmem ben bi daha buraya. O bu hastane çok iyiymiş çok diyenlerde otobüsten falan dışını gördüler herhalde derken başladım ağlamaya. Babam da neyse buda deneyim oldu bak. Bir şey olmaz geçti gitti işte gibi bir sürü teselli cümlesi kurup kapattı telefonu. Ve bu hikayenin sonunda sizin hiçbir halt öğrenemediğiniz gibi benimde tek öğrendiğim canımdan can gitti o koltukta. Hatta belki de zengin koca bulmanın ne kadar mühim bir mesele olduğunu öğrendim... 


3 Ağustos 2012 Cuma

Dileğim Sensin (:




Ne zaman doğum günü pastası üflesem, ne zaman yıldız kaysa, ne zaman biri dilek tut dese, hep seni diliyorum. Hayatıma girip her şeyi değiştirmeni umuyorum. Ayaklarımın yerden kesileceği, yüreğimin bedenime sığmayacağı o güzel anları yaşamak istiyorum.


Biliyorum, sen gelince rengi değişecek dünyamın. Bütün siyahlar dağılacak, dönecek çiçeklerin yüzü aşka. Isınacak ruhum, can bulacak.

Sen gelince, yeni dünyalar tanıyacağım. Hiç bilmediğim diller öğrenip, kendimi seninle çoğaltacağım. Yeni insanlar, yeni dostluklara kavuşacağım.

Hiç görmediğim bir resme bakar gibi şaşkın, durup seni izleyeceğim. Nasıl güldüğünü, nasıl öptüğünü, nasıl seviştiğini bileceğim.
Aşkın kıvrımlarında yol alacağım seninle. Daha güzel şarkılar söyleyeceğim, uzun şiirler yazacağım. Kelimelerim bile değişecek belki…
Biliyorum, sen geldiğinde hayatın anlamı farklılaşacak. Başkası için değil ama başkasıyla yaşamanın o garip tadını bulacağım.
Büyüteceksin beni, kendimi eleyeceğim. Daha önce hiç sevmemiş gibi yapamam ama seni bir başka seveceğim.
Aptallaşacağım bazen, aklım hep sende olduğundan sakarlaşacağım. Telefonu elimden bırakmadan uyuyup, gözümü açar açmaz mesajın geldi mi diye bakacağım.
Kahvem gibi, sigaram gibi, seni de alışkanlıklarım arasına alacağım. Bağımlılığım değil, vazgeçmesi zor olan sevdiklerim arasında yerini alacaksın.
Ne zaman dua etsem, seni diliyorum. Biliyorum, sen geldiğinde gözlerim başka parlayacak. Aşk, üstümde güzel bir elbise gibi duracak ve ben seni sevmenin keyfini çıkaracağım.
Seni diliyorum düş saatlerinde ve biliyorum mutlaka tanışacağız ömrün bir yerinde!

20 Temmuz 2012 Cuma



Çocukluğumun şarkısı diye elalem oradan buradan bir şeyler söyler de benimki en garibi sanırım. Kral'da şu şarkı çıksın diye az beklemezdim. Hala olduğu gibi ''Beautiful and sexy'' den sonrasını uyduruyordum. Gerçi çocukken o kadarını anlamak bile büyük bir şey sanırım. 


24 Haziran 2012 Pazar

Aslında hep güzel değildim. Sadece güzel gördüm...





Geçenlerde yeni bir fotoğraf şoku yaşadım. Doğduğumda bembeyaz, kıpkırmızı yanakları, yemyeşil gözleri olan tombik bir bebekmişim. Hatta hemşireler taşımakta epey güçlük çekermiş. 
Sonradan ne yazık ki büyümüşüm ve korkulu günler başlamış. 4 yaşında tam bir erkek olmuşum. Annem saçlarımı az bulduğu için gitmiş sıfıra vurmuş. Yavaş yavaş uzayan dalgalı sarı saçlarım olmuş. Annemde sanki memlekette kızlara giydirilecek pembe bir şey yokmuşcasına gitmiş mavi bir tshirt giydirmiş bana. Fotoğraf makinesine bakarken elalem peeeynir derken ben gitmiş çığlık atmışım. Mübarek karaciğerime kadar görünüyor. :) Neyse. 
Birkaç yılın ardından bana yine bir haller olmuş. 6 yaşlarındayım. Amcamın düğünündeyiz. Saçlarım topuz yapılmış, kırmızı yanaklarımla uyumlu kırmızı güzel bir kazak giymişim. Fakat altımda bariz ''don'' var. Kırmızı çiçekli gibi bir şey. Tamam uyumlu ama cidden don yani. 
Bu defa biraz daha ileri gidiyorum ve 14 yaşındayım. Düğünlerde boy göstermeye başlamışım. Kırmızı siyah gayet güzel bir elbise giymişim. Fakat bu defaysa kahkülüm iğrenç bir şey olmuş. Saçımı yapma zahmetine girmemişim ki o günleri hatırlıyorum o gün kendimi o düğünün en güzel kızı gibi görüyordum.......
Şuan 17 yaşındayım. Sadece güzel diyebileceğim fotoğrafları el altında bulunduruyorum. Onun dışında kötü fotoğraflarımın hepsini katlettim. Ve şimdi küçüklük fotoğraflarımı görenler bana hayranlıkla bakıyor. İşin en garip tarafı 1 yıl içinde dünyanın değişimini yaşıyorum. Seneye 18 yaşındayım ve 17 yaşındayken bok gibi bir kızmışım lafları edeceğim galiba...
Değişmeyen tek şey değişimin ta kendisiymiş. Yalan. Kendimi dünde bugünde güzel hissediyor, güzel görüyordum. Ve bu yarında böyle olacak. Görüşlerin zamanla değiştiği bir gerçek. Ama her şeyin değiştiği kısmına gelince... aslında pek inandırıcı değil. :)

6 Mayıs 2012 Pazar


Biz şahsi hiçbir çıkar gözetmeden, halkımızın bağımsızlığı ve mutluluğu için savaştık.



( 27 Şubat 1947 - ∞ )



Yüreğimizin derinliklerine kök salmış bir çınardır kavgamız
ummana ulaşmak için coşkunca
yatağına sığmadan akan ırmaktır sevdamız
Deniz'in, Yusuf'un, Hüseyin'in bileklerine kelepçe düşmüş
Mahir'in o dağ yüreğine tarifi imkansız sızılar
bağrına saplanan hançerdir boyunlarımıza yağlanan urgan
ölüme sayılan günler özgürlüğü sayılsın diye
düştü yola Mahir, bastı tetiğe


Grup Yorum - Şarkışla











Çok gülen insana iyi davranın,
 Çünkü bir yerlerde hep tek başına ağlar...

27 Mart 2012 Salı





Bir gün gideceksin. 
Ve ben yine benimle kalacağım.
Yüzlerce gözyaşı eşlik edecek yoluna
Keşkelerle...
Zaman akıp giderken
Boğulacaksın.
 Bensizliğin akıp gittiği sularda...

7 Mart 2012 Çarşamba

Sevda ...




Her üşüyüşümde sanki iliklerime kadar ısınmak nedir bilmez gibiyim. Her kış iliklerime kadar donar bir türlü yazları sıcaktan kaçmaya çalışmaktan vazgeçmem. Sevda da öyle. Yakalanmak için çırpınır yakalanınca bir
sincap misali toz olurum. Her yakalanışımda bir daha yakalanmak  için gösterdiğim çabayıysa hiç sormayın ...

23 Şubat 2012 Perşembe

Geel !




Sen benim içimdeki büyük yangınların adı
Ben senin gecendeki mavi ya da günündeki sarı
Sen benim, şehrimdeki bütün sokakların adı
Ben senin, yüzündeki çizgi ya da dünündeki anı
Hadi kalk gel, bul bir bahane


Birazcık heves, biraz cesaret
İlk günkü gibi duruyor hala
Kalbin ömürlük, bende emanet.


Daha tanımadığım ve tanımak için gün geçtikçe umudumu yitirdiğim erkek. Gel artık. Sıkıldım be ! 

15 Şubat 2012 Çarşamba

Daima Çirkinleşen Bir Oyun ...





Farkında olmadan da olsa hep öğrenmek istemediğimiz şeyler öğretti bize hayat. Daha 7 yaşındayken annemizden ayırdı bizi. Bir sürü gözyaşıyla okula başladık. Tam alıştık derken başladı bir okuma yazma derdi. Sardı tüm bedenimizi. Bu bitecek dedik hep. Bitsin ohh çok rahat geçer falan derken okuma yazma olayı aslında hayatın bizimle oynadığı en masum oyundu. Sınavlar, lise, üniversite, evlilik, ev, araba, çocuk derken her şey bitti. Upuzun gelen, hiç bitmeyeceğini sandığımız hayatın aslında en güzel yıllarını kaçırdık hayallerle.
 Ne garip bir döngüdür hayat. Bugün hayalini kurduğun şeyi yaşarken o hayal kurduğun zamanın hayalini kurarsın. Acıkan doymam sanırmış ya çoğu zaman komik gelmiştir bana. Ama gerçekten haklı kim söylediyse. Öyle bir açlık var ki içimizde ne bugün doyurur bizi ne yarın. Ne çeşit çeşit yemekler ne en sevdiğimiz tatlılar.  Ne nefes kesici bir güzellik ne de yüzlerce insanın sevgisi. Aç gelmiş aç gideriz. Doymam sanmadığımız tek açlıktır işte bu...
Tam doydum derken öyle bir açlık bürür ki içimizi. Doydukça daha çok acıkır, acıktıkça daha çok yeriz. Daha çok tüketiriz benliğimizi. Daha çok tüketiriz insanları. Daha çok tüketiriz tek hakkımız olan şu ömrü...

9 Şubat 2012 Perşembe

Türk ya da sadece Nerissa ...

Her yerimden yeminle Türklük akıyor :) İngilizce şarkı dinlemekle şunla bunla olmuyormuş bazı şeyler üzgünüm. :) Kıvırma konusunda da rekorlara koşuyorum. Anlatmazsam çatlarım diyeceğim bir şey oldu geçenlerde. Şimdi baktım neden aşk romanları okuyorsunuz gibi bir soru. Cevaplayayım dedim. Bende de şöyle bir şey var hadi şunu da söyleyeyim daha zeki görünürüm. Daha iyi olur. Böyle daha güzel görünüyo zaten. Ne o öyle basitlik akmasın her yerimden diye. Hiiiç alakasız bir kelime de olsa sokarım onu oraya bi mantıkla. Neyse. Geçenlerde de böyle oldu işte.

Nerisaa :
Aşk, bambaşka bir dünya. Yaşayamıyoruz, ne olduğunu bilmiyoruz. Kısacası merak herhalde. Aşk konulu romanlar bilim kurgu gibi zaten. :)
Bi insan :
Aşk konulu ıvırzıvırlarla Bilim kurguyu nasıl birleştirdin merak ettim doğrusu...
( Bu bi insan bu soruyu sormadan önce inanın ne alaka bilim kurguyla bende bilmiyordum... )
Nerissaa :
merak etmeye devam et öyleyse :)
( Daha rahat üç buçuk atmak için zaman kazanmaya çalışıyorum )
Bi insan :
Açıklarsan merakımı gidermiş olursun.
Amaaan daha çok küçükmüssün o yüzden bir ara nasılsa bilim kurgu da okursun:)
( Profilime girdikten sonra bayağı güldü herhalde ki bunlar mor olmadan önceki son dakikalarıydı. Garibin haberi hiç olmadı :/ )
Nerissaa :
Çok net bir biçimde anlatabileceğimi düşünmüyorum ama anlatayım madem. Bilim kurguda elde bazı veriler vardır. Bunları kurgular birleştirir yazarlar. Aşkta benim için öyle. Parça parça bazı şeyler var. Bunlar birleştiriliyor. Ama sadece kurgudan ibaret.
( Artistlikte son nokta. Çok net bir biçimde anlatabileceğimi düşünmüyorummuşmuşmuş. O cümle aslında anlayabileceğini düşünmüyorumdu da zaten moraracak böyle mütevazi olmak daha iyi diye değiştirmiştim. Bu arada açıp internetten bilim kurgunun manasına dahi baktım zar zor kıvırdım. )
Ne zamandan beri bilgi düzeyi yaşa bakar oldu acaba? Bence bu kadar iddialı olmayın. :)
( Haha morarttım işte kızaaam daha neyin yırtınışları bunlaaar demek içimden geldi ama ... ama ... amaa... diyemedim. )
Bi insan :
Teşekkürler:))
( Bütün söylediklerini kabul ediyorum çok üzgünüm deyişler çınladı birden kulağımda... Aaah ahh :) )
Nerissaa :
Rica ederim. :) Umarım anlatabilmişimdir...

İşte Türk dedikleri ... Belki de sadece Nerissaa dedikleri tam olarak böyle açıklanabilir ...

2 Şubat 2012 Perşembe

Ukala Dümbeleğiiii

Eveet  gerizekalı mal öküz dana hayvan köpek ... bi sevgilinin bana aşkı da bitmiş bulunmaktadır vatanaaa milletee hayırlı uğurlu olsun.
Salağa ''Aşığım diye gezen bi öküzün aşktan kilometrelerce uzak olup güzelliğimle sarhoş olduğunu öğrendim der geçerim ağlamam bile senin için'' diyorum.
Dananın tek söylediği ''bilmiyorum.''
En sonunda ''Kafanı yorma tamam'' dedim ve bitti konuşmamız. Böylece bi köpeğin aşkı daha sona erdi. :)

Bana şöyle depresyon şarkısı söyleyecek biri var mı? :/ Bulduğum tüm aşklı meşkli şarkıları indiriyorum da az biraz :)
Şu depresyon şarkılarına tripli ergen şarkısı diyorum ben bu arada. Daha hoş olmuyor mu ama?


Bunun gibi ol inşallaaah.


Nazan öncel hayvan vardı bi tane. Onu dinlicem ben :S

29 Ocak 2012 Pazar

Sen çık bahtıma...




Öyle bir boşluktayım ki
Dolduramaz hiçbir varlık yerini
Önümü görmeden yürüyorum yine
 Ne çıkarsa bahtıma...

Nerissaa ~

26 Ocak 2012 Perşembe

Deniz Gezmiş

Bugüne kadar nasıl oldu da yazmadım bilmiyorum. Ama gerçekten çok utandım yazmadığım için. İsterdim ki yazayım bir bir kendim. Ama henüz bende küçük bir öğrenciyim. Onun yolunda. Onun  ve Atatürk'ün yolunda...
Doğumundan başlayıp her şeyini bir bir paylaşmak istiyorum aslında burada. Ama ne yazık ki Deniz'i anlayamayanlar onun hayatını da okumazlar. 

Geçenlerde denk geldim. O kadar acı ama bir o kadar da komikti ki. 

'' Pis Komünist '' dedi biri.
 Döndüm ve tek sorduğum şuydu '' Söyler misin Komünist ne demek ? '' İnanın bu kadar cahil olabileceğini tahmin edemedim sadece bana bunu söylerken ne düşündüğünü merak etmiştim. 
Biraz durdu. '' Bilmiyorum ama kötü bir şey '' dedi. 

Şimdi bu kadar bilgisizsen ama istikrarla Deniz Gezmiş hakkında bir kitap, bir yazı okuyan insana küçümseyerek bakıyorsan tek söyleyeceğim şu bu yazıyı oku. Deniz Gezmiş olduğu için değil bir insan olduğu için oku ve düşün. 

Yurdumun her köşesini satanı baş tacı eden milletim. Oku da azıcık yansın için...


TELAŞLANMIŞLAR, DENİZ’İN AYAĞINDAKI ZİNCİRİ AÇAMIYORLARDI... 
DENIZ GÜLÜMSÜYORDU.

Avukatlar Hüseyin'in olduğu odaya girerlerken bir albayla karşılaştılar. Albay "Dini telkin istemiyorlar" dedi. Bunu anlamlı bir sesle söylemişti. Müslüman olmadıklarını çağrıştırmak istiyordu. Avukatlar "Bu sadece onların bileceği bir iş" dedi. Albay "Tabii siz de bilirsiniz," diye aynı sezdirmeyi, bu kez avukatlara yöneltti. Aylardan mayıstı. Günlerden Mayıs'ın 6'sı. "Hıdrellez" günü diye yazıyor takvimler, "Alaçam, Samsun, Geyikaşan Hıdrellez günü... Karacabey, Bursa Hıdrellez şenlikleri..Yerleşmiş İslam geleneğine göre Hıdır ve İlyas peygamberlerin her yıl buluştuklarına inanılan gün. İnanışa göre ölümsüzlüğe erişmiş bu iki peygamberin buluşmaları, kutlanarak anılır.

Avukatlar Hüseyin'in bulunduğu odaya girecekken duydukları bu sözle sinirlenmişlerdi. Hüseyin babasını düşünüyordu odada, Hıdır'dı babasının adı, Hıdır İnan. Aylardan mayıstı. Günlerden Mayıs'ın 6'sı. Avukatlar albaydan geçip Hüseyin'in bulunduğu odaya girdiler. Hüseyin de Deniz ve Yusuf'un durumundaydı. Birkaç görevli omuzlarından tutmaktaydı.
Avukatlarını görünce büyük bir mutluluk ve derin bir gülümsemeyle "Hoş geldiniz" dedi. Avukatlar ona bir arzusu olup olmadığını sordular. "Bir arzum yoktur. Sizlere çok teşekkür ederim." dedi.

Sonra Hüseyin avukatlarına "Babam Ankara'da mı?" diye sordu. Avukatlar Ankara'da olduğunu söylediler. Hüseyin "Nasıl?" diye sürdürdü sorusunu. "İyi ve seninle iftihar ediyor" diye yanıtladı avukatları. Bu arada avukatlar görevlilere ,Hüseyin'in de arkadaşlarıyla vedalaştırılmasını hatırlattılar.
Hüseyin aynı sıcaklık ve canlılıkla Deniz ve Yusuf'la odalarında birer birer kucaklaştı. Zincirleri ve bağları, üçünün de bu vedalaşma anında gövdelerine alabildiğine ağırlık veriyordu. Omuzlan ve başlarının hareketiyle birbirlerine sokuluyorlardı.
Hüseyin önce başgardiyan odasında Deniz'le, sonra yandaki diğer odada Yusuf'la, konuşacak çok şeyleri olan, ama ayrılmak zorundaki insanların can sevinciyle bakıştı. Hiçbir şey şakadan değildi. Fakat yaşayan gülümseyişlerinde, çocuksu, şakacı bir incelik vardı. Bir birlikteliğin, yaşamadaki son karşılaşmaları da böylece bitti.

Üçü de ilkin kendisinin asılmasını isteyen bir duygu taşıyordu. Onları darağacına çıkmak değil, darağacına çıkacak arkadaşlarım seslerden, kıpırtılardan dinlemek zorunluluğu incitiyordu. Fakat bu son deneylerine de dik duruyorlardı. Saat 01.00'i geçiyordu.
Bu ara avukatlar Deniz'in bulunduğu odaya döndüler.

Deniz ayakları zincirli, elleri arkadan bağlı bir durumda darağacına bakan pencereye karşı oturduğu yerden yazdırdığı son mektubunu tamamlamak üzereydi. Onun bitirmesini beklediler.

"... Son anda yaptıklarımdan en ufak bir pişmanlık duymadığımı belirtir, seni, annemi, ağabeyimi ve kardeşimi devrimciliğimin olanca ateşiyle kucaklarım... Oğlun Deniz Gezmiş." Mektup tamamlanmıştı.



İnfaz savcısı Sami Uğur, Deniz'e sokulup, elindeki basılı kağıttan idam kararının özetini okuyup, bir diyeceği olup olmadığım sordu. Deniz, kararın kendisine ait olduğunu, bir diyeceği olmadığım belirtti.
Savcı görevlilere "zincirleri çözün" dedi. Bir görevli yarı telaşlı, yarı çekingen bir tavır içinde, elindeki anahtarla zincirlerin kilidini kurcalamaya başladı... Açamıyordu. Elindeki anahtar kilide uymuyordu. Bunun üzerine başgardiyan birkaç anahtar daha verdi. Kilidi yine açamadılar.
Bu durum odadakilerde yeni bir sabırsızlık havası estirmişti. Kendi kendine söylenenler vardı. .
On beş dakika kadar beklenildi. Birisinin "Zincirleri çözmeye lüzum yok, zincirleriyle çıkarılsın" dediği duyuldu. İnfaz savcısı Sami Uğur "Bunlar efendi çocuk, prangayı çözelim" diye karşılık verdi ve "Kilidi kim kilitlediyse acele bulun" komutunu verdi. 
Adamı bulup getirdiler. Ve zincirler çözülebildi. Deniz zincirlerini çözen adama "Postallarımın bağını bile bağlamaya vakit bırakmadan beni apar topar buraya getirdiler. Sehpada bu haliyle postallarım ayaklarımdan düşecekler. Onları bağla.... dedi. Görevli, Deniz'in postallarım bağladı.
Bu arada Deniz'e, beyaz bezden dar bir idam gömleği giydirdiler. Ayaklarına kadar uzandı...
Gitme vakti gelmişti.
Deniz avukatlarına dönerek veda etti. Çevresini acı bir gülümsemeyle süzdü ve avludaki sehpaya doğru metin adımlarla yürüdü.
İdam gömleğinin dar olması ve ellerinin bağlı olması nedeniyle sehpaya destekle çıktı. Sehpada üç ayaklı bir tabure vardı. Deniz ona da çıkıp ilmiği boynuna kendisi geçirmeye çalıştı.
İlmiği boynuna geçirdiğinde, seyredenlerden bazıları, cellada başlarıyla tabureyi çek işareti veriliyordu. Deniz birden, şafağı daha sökmemiş bu bahar sabahının, serin sessizliğine doğru yankı veren bir sesle bağırmaya başladı:

"YAŞASIN TÜRKİYE HALKININ BAĞIMSIZLIĞI, YAŞASIN MARKSİZM-LENİNİZMİN YÜCE İDEOLOJİSİ, YAŞASIN TÜRK VE KÜRT HALKLARININ BAĞIMSIZLIK MÜCADELESİ, KAHROLSUN emperyalizm !"

Çevredeki görevliler telaşlandılar. Deniz'in son sözcüğü . bitmemişti ki, cellat aceleyle tabureyi altından çekti. Ciğerinden yükselen son sözcüğü taşıyan nefes,. dudağına varamadan, gırtlağında tıkandı.
Taburenin çekilmesiyle Deniz boşluğa yığılmıştı. Fakat onun uzun boyunu cellat hesap edememişti. Deniz'in ayakları taburenin altındaki masaya çarptı. Hemen masayı da çektiler.

Saat 01.25'i gösteriyordu.

Gardiyan, imam ve sivil personel, gelenek gereği saygı duruşunu geçmişti. Avukatların yüzlerini derin bir hüzün doldurmuştu. Denizgili ölüme mahkum eden 1 No'lu Sıkıyönetim Mahkemesinin Başkanı Tuğgeneral Ali Elverdi, elleri arkasında, ağzında sigara Deniz'i seyrediyordu. Ankara savcısı Fazıl Alp, Tevfik Türüng, Sami Uğur, yüksek rütbeli birçok subay, gardiyanlar, sivil görevliler, imam, avukatlar doktor infazda hazır bulunmuştu. Özellikle imamın aşın derecede duygulandığı görülüyordu. İnfaz savcısı Sami Uğur, kendince espriler yapıp yine kndi gülüyordu.
Deniz'in göğsüne, karar özetini içeren bir beyaz karton astılar. On dakika kadar sonra, görevli doktor gömleğini sıyırıp nabzına baktı. Deniz'in nabzı çarpıyordu. Beklediler...
On-on beş dakika sonra nabza tekrar bakıldı. Deniz'in nabzı durmamıştı. Bekliyorlardı. Deniz ipin ucunda bir dal gibi, alaca havada ağır ağır dönüyordu. Sadece başı ve postalları, uzun ince beyazlığın iki ucunda, iki gri noktaydı.
Gemerek'te yakalandığı gün kalbi ve beyni arasında dolaştırdığı ölüm duygusu, onu darağacında, boynunda bulmuştu. Elli dakika öylece kaldı.


02.15'de ipi kestiler.